Bir varmış bir yokmuş. Uzak ve güzel bir ovada, bulutları pamuk şeker gibi olan bir yerde, Nabat adında küçük bir at yaşarmış. Nabat çok nazikmiş ve yelesi bahar çiçekleri gibi kokarmış. O, pembe çiçeklerin arasında koşmayı çok severmiş.
Bir sabah, Şadi adında küçük bir kelebek Nabat’ın burnunun üstüne konmuş. Şadi kanatlarını çırpmış ama kanatlarının rengi solmuşmuş. Artık parlamadığı için çok üzgünmüş.
Nabat, arkadaşının üzgün olmasını istemediği için demiş ki: «Üzülme Şadi! Sana söz veriyorum, seni Altın Tepe’ye götüreceğim. Orada güneş kanatlarını yeniden rengârenk yapacak.»
Yolculukları başlamış. Ayçiçekleri büyük şemsiyeler gibi olan bir ormanın içinden geçmişler. Nabat, başının üstünde oturan Şadi düşmesin diye çok dikkatli adımlar atmış.
Birden bir nehre varmışlar. Ama bu sıradan bir nehir değilmiş! İçinde su yerine mavi ve parıl parıl kabarcıklar dalgalanıyormuş. Nabat durmuş ve kabarcıklara bakmış.
Nabat Şadi’ye demiş ki: «Korkma küçüğüm, kulağımı sıkıca tut!» Sonra dikkatle ayaklarını düz taşların üstüne koymuş ve dans eden kabarcıkların arasından geçmiş.
Uzun bir yürüyüşten sonra Altın Tepe’nin eteğine varmışlar. Güneş Hanım tepenin üstünde oturuyormuş ve onlara şefkatle gülümsüyormuş. Nabat yorgunmuş ama verdiği sözden dönmemiş.
Zirveye vardıklarında Şadi uçmuş ve güneşin ışığının tam ortasında durmuş. Birden bir mucize olmuş! Onun kanatları gökyüzü mavisi gibi parlak bir renge bürünmüş.
Şadi sevinçle Nabat’ın etrafında dönmüş ve demiş ki: «Teşekkür ederim Nabat! Sözünü tuttuğun için dünyanın en iyi arkadaşı sensin.» Nabat mutluluktan yumuşak bir kişneme çıkarmış ve zıplayıp durmuş.
Gece olunca, şefkatli ay gökyüzünde parlamış. Nabat ile Şadi yan yana, yumuşak çimenlerin üstünde uyumuşlar. Nabat artık biliyormuş ki, sözüne sadık kalmak dünyanın en güzel duygusuymuş.